Otomatik Portakal – Anthony Burgess


Otomatik Portakal

Merhaba,

Bugün, özgün adı A Clockwork Orange olan Otomatik Portakal‘ı ele alacağız. Kitabın konusu, Alex’in arkadaşlarıyla işlediği suçlar sonucunda tutuklanması ve ıslah edilmek üzere rehabilitasyona gönderilmesini kapsayan olaylardır. Bu olaylar, başkahramanımız 15 yaşındaki Alex tarafından anlatılmakta.

İlk 60 sayfa geceleri sokaklara dehşet saçan Alex, Pete, Georgie ve Dim’in yadıklarına ve yaşattıklarına tanıklık etmekteyiz. Alex’in lider konumunda olması arkadaşlarını rahatsız etmekte ve bunu ona dile getirmektelerdir. Ama hepsi de “katkılı süt” içmekten, evleri basmaktan, kadınlara tecavüz etmekten büyük zevk duymaktalardır. Gece sokaklara, evlere dehşet saçan bu çocukların dönüm noktası Alex’in: “Liderlik neymiş, öğrenmeliler.” deyip birlikte hırsızlık yapacakları eve tek başına girmesi ve arkasında bir ceset bırakarak polislere yakalanması ile olmuştur.

“…Hep onların fikriydi kardeşlerim. Beni yapmaya zorladılar. Ben masumum Tanrı’nın cezaları.”

Küçük ama bir o kadar tehlikeli Alex’imiz bundan sonra bir sayıdır: 6655321. Geniş bir çerçeveden bakacak olursak Alex, artık Pavlov’un köpeğidir.

Gerçekten de “Büyüme”, “kader”, “tercih”, “irade”, “adalet” gibi tema ve kavramlar muzzam bir şekilde işlenmiş. Şiddet olayların küfür ve argo diliyli anlatılmış olması beni yorsa da tavsiye ettiğim bir kitap. 50 -50 sayfa kadar sıkın kendinizi. Sonra kitap alıp götürecek sizi. “Oh olsun sana Alex.” diye başlanılan bu sayfaların ilerleyen bölümlerinde bakalım aynı şeyi söyleyebilecek misiniz? Alex’i bekleyen olaylar size ne düşüntürtecek çok merak ediyorum. Bu sebeple kitabı okumanızı ve kitapla ilgili yorumlarınızı bekliyor olacağım.

Süt üzerine, klasik müzik üzerine konuşacağımız şeyler de olacak.

Sevgilerimle,

L

2 Yorum

Filed under Roman

Temmuz’da Neler Okuyacağız?


Herkese merhaba

Haziran ayında yaptığım kitap alışverişini, instagram hesabımda paylaşmıştım. Fiyatlar, babil.com ve kitapyurdu.com ‘a göre çok uygundu. O yüzden bu sefer alışverişimi idefix‘ten yaptım.

otpatik

 

idefix’in %40’lara vuran yaz indirimi, sadece beni değil tüm kitap kurtlarını memnun etti. Instagram hesabımda takip ettiğim kullanıcıların da bu indirimden yararlandığını gördüm ve çok sevindim.

Gelelim Temmuz’uma damga vuracak bu güzel kitaplara. Onları bir an önce okumak için sabırsızlanıyorum. Önceliği Hayvan Çiftliği‘nin yazarı George Orwell’in denemesine tanıyacağım. Kitaplar ve Sigaralar‘dan bahsediyorum. Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabı Türkçe’ye Levent Konca çevirmiş.  Kitabı tercih etmemdeki neden  bu başarılı yazarın diğer eserlerini de incelemek istememden ileri geliyor. Ayrıca arka kapaktaki yazı da hoşuma gitti. Bir göz atalım:

Kitaplar ve Sigaralar, eleştirmenlik ve sahaflık da yapmış olan Orwell’ın sansürden başlayıp eleştirmenliğin çelişkilerine uzanan geniş bir yelpazede edebiyat camiasına ilişkin gözlemlerinden oluşan makalelerini bir araya getiriyor. Edebiyat dünyasına ve bu dünyadaki ilişkileri yöneten ve yönlendiren etiğe ilişkin özgün bir bakış açısı sunan Orwell, yazar, eleştirmen ve okurların panoramasını dönemin politik atmosferi eşliğinde değerlendiriyor.

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitabını, şimdi adını hatırlayamadığım bir blog sahibesinin tavsiyesi üzerine aldım. Arka kapağını okumadım bile. Umarım pişman olmam… İnsan Neyle Yaşar? hayran kaldğım kitaplar arasına girmeyi başarmış bir Tolstoy eseridir.  İkinci kez okumak için aldım, ama bu sefer Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan. Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını duymayan yoktur, ama okuyanımız pek azdır. Ben de bunlardan biriyim. Hidrofil Pamuk okumuş, tavsiye etmişti. Onun tavsiyesi benim için bir emir olduğundan daha fazla vakit kaybetmeden bu kitabı da sepetime attım. Delifişekelimde halihazırda var olan kitap. Şeker Portakalı ile başlayan Zeze’nin serüveninin Güneşi Uyandıralım ile devam etmesi ve sonunda Delifişek ile noktalanacağını bilmek pek bi’ dokunaklı. O yüzden onu en sona saklıyorum.

Biliyorsunuz ki bu seneki hedefim 45 kitap. Ve ben henüz 8 kitap okuyabildim. Hızımı arttırmanın tam sırası ! Sizlerde Temmuz ayında okuyacağınız kitapları benimle paylaşmak istemez misiniz? Bekliyor olacağım…

Sevgiler

-L

 

3 Yorum

Filed under Deneme

Gogol 


Gogol

Herkese merhaba

Haziran bitmeden bir kitap daha inceleyelim. Kalp ritmimizle oynayan altı nefis hikayenin birleştirildiği bir kitap elimideki. Bu hikayelerin isimlerini aşk ile bir kez daha zikredelim: “Neva Bulvarı”, “Burun”, “Portre”, “Palto”, “Bir Delinin Anı Defteri” ve “Fayton”. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları derleyip toplamış. Çok da güzel olmuş.

Eseri, Dostoyevski’nin: “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.” sözü üzerine okumak istedim. Sonuç mu? Ba-yıl-dım dostlar! Her biri ayrı güzel. Tabii ki Palto, bir numaram. Portre ve Burun da en az onun kadar başarılı. Bir Delinin Anı Defteri pek sarmadı sadece.

Palto’yu genel hatlarıyla anlatmak isterim. Devlet memuru Akakiy Akakiyeviç’in trajik hikayesidir bu… Boyu kısaca, yüzü çopurca, seyrek saçları kızılca, güzleri bozukça olan, kimsenin saygı duymadığı Akakiy Akakiyeviç…  İtilip kakıldığında, alay edildiğinde ve en nihayetinde çalışmasına engel olduğunda söylediği tek bir şey vardır onun: “Bırakın beni, canımı acıtıyorsunuz.”

Kimseye zararı olmayan, çalışkan ve içe kapanık biridir. Ne yapsa vazgeçemediği, artık onarılmayacak durumda olan bir paltosu vardır.  Soğuk kış günlerinde onu yarı yolda bırakmaktadır. Akakiyeviç, paltoyu adam etmesi ve kullanışlı hale getirmesi için terziye gider. Durumu kendince ifade etmeye çalışır. Ama terzinin bu  eriyip gitmiş palto için yapacağı bir şey yoktur. Bununla birlikte terzi, kendisine yeni bir palto dikmeyi teklif eder… Bu noktadan sonra olaylar gelişir ve yüreğimizi dağlamayı sürdürür.

Bu hikayenin doğuşu da çok ilginç. insanokur.org ‘tan ediniğim bu bilgiyi paylaşmak isterim:

Gogol’un bir çağdaşı olan P. V. Annenkov, bu öyküdeki ana düşüncenin nasıl doğduğunu anlatır: “Bir gün Gogol’un yanında ava çok meraklı zavallı bir memurun öyküsü anlatıldı. Bu memur, bin bir sıkıntıyla biriktirdiği 200 rubleyle güzel bir av tüfeği almış. Yeni tüfeğiyle ilk ava çıktığı gün bir sandala binmiş. Ama tüfek nasılsa suya düşüvermiş. Memur evine döndüğünde yatağa düşmüş. Büyük bir üzüntü içinde günlerce yatmış. Ancak arkadaşları, aralarında para toplayarak ona yeni bir tüfek aldıkları zaman iyileşip yataktan kalkmış. Bu öyküyü dinleyenlerin hepsi kahkahalarla güldüler. Yalnızca Gogol gülmedi; uzun süre düşünceli kaldı. Palto’nun ilk düşüncesi, işte o gün doğmuştu. Bu öykü 1834’te anlatılmıştı. Gogol bunun üzerinde çok çalıştı, aradan sekiz yıl geçtikten sonra Palto yayımlandı.

Hikayenin siyasi unsurlarla eşleşmesi bakmından da son derece dikkat çekicidir. Çarlık Rusya’nın böylesine resmedilişi büyük tepki almış. Gogol, Rus insanını aşağılamakla suçlanmış haliyle.

Palto üzerine ne kadar konuşsak az. Ama diğer hikayelerin de gölgede kalmasını istemiyorum. İnanın “Portre” de apayrı güzellik ve tuhaflıkta bir hikaye. “Burun”  “Neva Bulvarı”, “Fayton” da keza öyle. Sağlam yazmış Gogol… Şiddetle tavsiye ediyorum. Derhal alıp okumalısınız. Ben bu hikayelere geç kaldım, siz kalmayın. Bir şey daha… Okuduktan sonra yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın. 🙂

Sevgiler,

-L

Yorum bırakın

Filed under Araştırma - Tarih, Öykü

Öğle Uykusu – İbrahim Paşalı


EVERYTHING (2)

Selamlar

Öğle Uykusu Haziran ayında okuduğum kitaplardan bir  diğeri. Yenişafak yazarlarından İbrahim Paşalı’nın adını taşıyan, ama pek çok katkı sağlayanı olan bir eser. Atasoy Müftüoğlu, Dücane Cündioğlu, Ersin Şahin, İhsan Fazlıoğlu, İshak Arslan, N. ahmet Özalp, Nureddin Durman, Melek Paşalı, ve Yusuf Özkan Özburun’un emekleri var… Tatlı bir teşekkür yazısında görüyoruz bu isimleri.

İbrahim Paşalı’nın okuduğum ilk kitabıydı bu. Kendisini pek sevdim. Zekasına, düşüncelerini ve hislerini ifade edişine ve bakış açısına hayran kaldım. “Olaylara başka çerçeveden bakalım”, “eleştirelim…” diyen entellektüel kafaların hası duruyor karşımda. Yıllardır kulağımıza üflenen gerçek diye yutturulan safsataları, yüksek sesle dile getiriyor. Okuduktan sonra göreceksiniz ki bu adam merdivenin üst basamaklarında, daha geniş açıyla bakıyor manzaraya.

Ben kitabın arka kapağından çok etkilenmiş ve bu sebeple almıştım. Arka kapakta aydınların bir asırdır “İslam ülkeleri niçin bu halde?”, “İslam dünyası niçin geri kaldı?”, “Osmanlı niçin yıkıldı?” gibi soruları sıkılmadan sorduklarını ifade etmiş.Bu soruyu soran kişilerin ezberci eğitime karşı çıkmasına rağmen verdikleri yanıtların hep ezbere olduğunun altını çizmiş ve eklemiş:

“Araştırma yapmaya bile ihtiyaç duymuyorlar… Avrupalıların okullarında ezberledikleri cevapları seslendiriyorlar. Buna da “Aydınlanma” diyorlar… Oysa Akdeniz güneşinin altında “Aydınlanma”ya ihtiyaç yok, her şey ayan beyan ortada zaten: … …”

Kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim. Roman, öykü, şiir… biraz bekleyebilir. Ne dersiniz?

Son olarak kitap hakkında genel kanaat oluşturacak birkaç alıntı yapmak istiyorum. Bunu zorunlu görüyorum. Çünkü fikirlerini benimsemeyen, benimsemek istemeyen kişiler olabilir sonuçta. Karar vermeyi kolay kılmak gerek… Yorumlarınız ne olacak çok merak ediyorum. Keyifli okumalar.

-L

Devlet okulları, öğrenci açısından zengin, verilen eğitimin niteliğiaçısından fakirdir. Zengin bir eğitim için, öğrenci fakiri olmak gerekmektedir (s. 47).

Geri kalmak ve ileride olmak, aynı yolda olanlar için söylenebilir. İslam’ın insanları sadece refaha kavuşturmak, hayatın her alanında teknolojik araçları çoğaltmak, kadın ve erkekleri eşit bireyler yapmak gibi hedefleri hiç olmadı ki, İslam dünyasının bu dünyevi hedeflerden geri kaldığından bahsedelim.

Batı’nın iyi bir illüzyonist, teknolojinin de Firavungillerin illüzyonu olduğunu söyleyerek bitirelim bu yazıyı. Onların illüzyonları varsa, bizim de mucizelerimiz var. Mucize, çoğu insanın sandığı gibi çok nadir olan bir şey değildir. Kitap‘a göre mucize, yokluğunda insanı aciz bırakan, sürekli olarak hayatımızda yer aldığı için değerini bilmediğimiz, ancak kaybedince kıymetini anladığımız her şeydir (s.47).

Bugün Avrupa Birliği tartışmalarında yine sahnenin başköşesine yerleştirilen gayrisafi milli hasıla kavramını, o ki yine gözümüze sokmaya başladılar, biz de bir kez daha bu kavramı ayaklarımızın altına alalım. Gayrisafi milli hasıla, aslında insanlara, “Sen kaç paralık adamsın, ulan?” demenin bilimselleştirilmiş karşılığıdır (s. 115).

 

Yorum bırakın

Filed under Araştırma - Tarih, Felsefe - Düşünce

Yaşlılık – Italo Svevo


Italo (1)

Selamlar

Bugün sizlere kapağıyla dikkatimi çeken Svevo’nun eseri Yaşlılık’tan  bahsedeceğim biraz. Kapak tasarımı, -tıklayınca göreceksiniz- beni cezbetti ve hemen arka kapağını okumama sevk etti. Yoksa belki de Trieste’li  yazarı es geçecektim.

Yaşlılık; Emilio’nun başlangıçta sadece gönlünü hoş ettiği, sıkıldığında kolaylıkla vazgeçebileceği  Angiolina ile olan ilişkisini ve bu ilişkinin giderek nasıl takıntılı bir aşka dönüştüğünü anlatıyor. Angiolina da kendisiyle eğlenmek istediği bu adama kayıtsız şartsız bağlı gibi gözükse de ilerleyen sayfalarda öyle olmadığını görüyoruz.

Eğitildiği ve eğlence aracı olarak kullanıldığı düşünülen ama aslında binbir maske ile bir ondan bir buna koşan bir kızdır Angiolina. Güzelliğiyle ve teslim olmaz duruşuyla genç adamı alt üst eder. Emilio, fark etmeden güçlü kimliğini, yavaş yavaş zayıf , hastalıklı bir kimlikle değiş tokuş eder. İpleri tamamen sevgilinin eline veren Emilio, kız kardeşinin nasıl bir bunalımın içinde olduğunu dahi  göremez. En yakın arkadaşı, hatta dostu Bali, ona gerçekleri izah etmeye çalışır, aslında Emilio da bu gerçekleri görür ama elinden bir şey gelmez…

Kitapta bir cümle beni çok etkiledi. Bu aslında birçok şeyi özetliyor:

perfectKitabı bir süre ilgiyle okudum. Benzer olaylar ve sözlerle devam ettiğini fark edince bu ilgim orta sayfalarda biraz  dağıldı. Sonlara doğru heyecanım biraz daha arttı gerçi ama kitap  beklentilerimin altında kaldı maalesef. 5 üzerinden 3 veriyorum.

Yani ille de okuyun demiyorum bu sefer. 🙂 Okursanız yorumlarınızı benimle paylaşmanızı isterim.

Sevgiler,

-L

Yorum bırakın

Filed under Roman

Mücella – Nazan Bekiroğlu


mÜCELLA

Selamlar

2. sınıfa giden 28 öğrenci düşünün. Bunların tuvalet eğtiminden, beslenme alışkanlıklarına, okuma yazma becerilerinden, sosyal aktivitelerine kadar birebir ilgileniyorsunuz. Veli toplantıları,  zümle toplantıları ve iki üç haftada bir olan öğretmenler toplantısı… Velileri bilgilendirme, okula davet etme, rehberliğe yönlendirme vs. bir sürü önemli ve detaylı işler… İşte bu gibi sayamadığım pek çok olaylar dizisidir beni buralarda göremeyişinizin müsebbibi. Evet sonuç olarak, istemeden de olsa 2016’da okumayı hedeflediğim kitaplardan  uzaklaştım. Bu uzun ara bana iyi gelmedi, onu söylemek gerek. Kitap okuyamama; tatlı krizi, kıskançlık krizi gibi bir etki – nasıl şiddetlidir bilirsiniz- yarattı bende. Neyse ki kalp krizi geçirmeden öğrencilerin mübarek ayı Haziran’a eriştim ve hepsine karneleri verdim.

O halde Şubattan bu yana ara verdiğim okuma ve yazma serüvenime kaldığım yerden devam diyorum.

Mücella, Karadeniz coğrafyasının ve kültürünün zaman, mekan ve şahıslarla hem dem edildiği bir eser. Sonu ta en baştan belli mutsuz, sessiz, sedasız, olaysız, şaşırtmacasız bu romanın baş kahramanı Mücella’nın yaşam öyküsünün detaylarını sayfalar ilerledikçe daha çok merak ediyorsunuz.  İşte bu romanı diğer romanlardan ayıran en önemli özellik de bu.

Mücella’nın yaşayamadığı pek çok şey varken her şeyi sineye çekmesi ve tüm o olanlara tevekkül ile bakması oldukça etkileyici geldi bana. Herkesin yaşantısına dokunmuş, yaralarını sarmaya çalışmış bu kadın, yalnızlığından şikayet etmeksizin, bunun nedenlerini kurcalamaksızın sürdürdü yaşantısını.

“Nazlıgül” dedi. “Bu kadar çok okuyorsun. Korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak senin kızım. Yazar olacaksın. O zaman, beni yazarsın. Şu Mücella teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü.”

“Rüya olduk Nazlıgül” dedi denize bakarken. “Masal olduk, anlatanımız yok kızım.”

Düşündüm de aslında bizim ne kadar çok Mücella’mız var. Görmezden geldiğimiz bu kadınlara bir kimlik buldu Nazan Bekiroğlu. Bir vücut biçti, isim verdi, bir mekana yerleştirdi. Sonunda da hafızlarımıza kazıdı.

Ağlattı beni Mücella. Edebi hazzın doruklarına ulaştırdı. Düşündürdü. Başka başka hayatlarla karşılaştırma yapma imkanı sağladı. Siz de okuyun. Yavaş ilerlese de diğer kitapların vaadettiği ve de yaşattığı heyecanı yakalayamasanız da okuyun.

  • L

Hayatın hangi devresine dönmek ve orada ebedi kalmak isterdi-

 

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Roman

Sevgili Mathilda, İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum


Sevgili Mathilda - Susanna Tamaro

Merhaba kitapseverler

Mektuplardan oluşan bir günce ile devam ediyoruz maratona. Bu kitap pek “sıkı” çıktı. Ne yazık ki satışı yok artık. Ben de Kadıköy Akmar Pasajı’ndaki Gençlik Kitabevi’nde buldum. Bir gün sonra kargoladılar. İkinci eldi ama tertemiz ve sapasağlamdı. Rutinleri hallettikten, annemden “Tamam odana çekilebilirsin artık.” Komutunu aldıktan sonra masamın başına geçip okumaya başladım.

Bir teşekkür…

Gebze’den Kadıköy’e bu kitap için yollara düşmem evet, biraz enteresan. Bunun için beni suçlayamazsınız. Bütün suç bu kitabı aklıma atan Mürekkep Dünyam adlı blog yazarınındır. Şaka bir yana, bu kitap ile tanışmama vesile olduğu için kendisine sonsuz teşekkür ederim.

Eser hakkında…

Gelelim henüz okumadan aklımı başımdan alan esere. Eser, Tamaro’nun hayali arkadaşı Mathilda’ya yazdığı 49 mektuptan oluşmakta. Bu mektuplar, Famiglia Cristiana dergisinin önerisi üzerine kaleme alınır ve bir yıl boyunca bu dergide yayınlanır. İlk mektubunda yazar, Mathilda’ya derginin teklifine neden önce “hayır” dediğinden bahseder. Kararsızlıklarla dolu, uzun bir düşünme sürecinin başladığını, sonrasında bu “hayır”ın nasıl “acaba”ya ve “evet”e dönüştüğünü anlatır. Öneriyi kabul eden yazar hala korktuğunun da altını çizer.

Korku mu? Korku hala var, büyük ve söz sahibi bir zorbaya benzeyen Mongolfier balonu gibi tepemde asılı. Ama zaten korkuların varlık nedenleri budur, onları yenmemizi bekler.

Her mektubunda ayrı bir tema işlenmiş. Söz gelimi bir mektubunda okumak üzerine; bir mektubunda yazmak üzerine durmuş. Mektuplarda bahsi geçen, benim de ilgi duyguğum temaların birkaçını naçizane şu şekilde sıralayabilirim: “yargılamak”, “memnuniyetsizlik”, “sabır ve sadakat”, “tüketim toplumu”, “kayıtsızlık”, “doğa sevgisi”, “ruh ve beden”, “iyilik ve kötülük” vb.

Yazarın bazı tespitleri bana Kutlu’yu hatırlattı. Yoksulluk İçimizde diyordu Tamaro da:

… Bu tür yaşantıda bir zamanların maddi yoksulluğundan farklı bir yoksulluk vardır. Bu içsel bir yoksulluktur ve korku vermekten çok, küçük düşürücüdür.

Rilke (sf. 27), İmparator’un Giysileri (sf. 55), Külkedisi (sf. 58), Pavlov (sf.62), Alice’in Kitabı (sf. 65) gibi kişilere, hikâye ve masallara gönderme de yapılmakta… Bunlar da etkileyici bir şekilde ele alınmış.

Zahmet, tüketim toplumunun külkedisi, ötekiler baloya giderken bodruma kilitlenen üvey kız kardeşidir. Tüketim toplumu kolaylık nakaratı ile beynimizi döver durur: Arzu ve bu arzunun hemen tatmin edilmesi tek bir şeydir ve tek bir şey olmak zorundadır.

Samimi, evvela. Duygu ve düşüncelerini kendine has bir üslupla yansıtmış. Sade ve akıcı. Sonra altını çizmeden geçebileceğin bir cümle yok; her cümle, yıldırım etkisi. Bu kitap bana bir adet not defteri edindirdi. Not düştüm sayfalarca. Bunlardan ancak birkaç tanesini, en sevdiklerimi paylaşabileceğim… Umarım siz de seversiniz.

“Yaşamın, manzara seyredilen bir teras değil bir yürüyüş olduğunu ve bu yürüyüşün bazı noktalarında yokuş tırmanmak gerektiğinin bilincinde olmak gerekir.

“Birini yargılamak istediğin zaman, önce gökte üç ay değişene dek onun mokasenlerinde yürümelisin.”

“Yontucular, alçıları bir topuzla vurarak kırarlar. Uyuyan insanların karşısında da aynı şeyi yapmak, elleri çırpmak ve bağırmak gerekir: “Uyanın. Yaşam burada, şu anda ve senin. Kaçırma da yakala.”

Tavsiye ediyorum… Deli gibi hem de.

Sevgiler

-L

Sabır ve arkadaşlık üzerine

1 Yorum

Filed under Araştırma - Tarih, günce, Mektup